The World 11-11-11
Wednesday, 12.12.18, 23:26
Welcome Guest | RSS
 
Home Sign UpLog In
Site menu
Section categories
USA and Canada [268]
Deutschland [218]
Europe [57]
China [23]
Russia [85]
Türkiye [453]
Caucasus [1]
Kazakhstan [98]
Turkic World [67]
Muslım World [37]
Iran [39]
Syria [14]
Israel [18]
Asia [12]
India [12]
Military [4]
Africa [7]
Latin America [10]
History of the World [16]
Editorial [23]
Books [4]
Chat Box
Our poll
Rate the site
Total of answers: 70
Statistics

Total online: 1
Guests: 1
Users: 0

17:45
Uluslararası politikada neler oluyor ?



Prof. Dr. Osman Metin Öztürk



Uluslararası politikada neler oluyor?

Gönderen: Yalquzaq.com     Tarih: 21 Apr 2013 

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

I. Uluslararası politikanın son yirmi yılına bakılırsa, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının yeni bir Dünya düzenini getirmediği; Doğu Blokunun çökmesinin, yeni bir düzene değil, düzensizliğe yol açtığı; aradan geçen 20 yılı aşkın süre içerisinde, zaman zaman tansiyon düşse de, bu düzensizliğin ve buna bağlı gerginliğin devam ettiği görülmektedir. Koşullardaki değişimin çok hızlı olması, değişen koşulları dikkate alan yeni bir kürsel düzen oluşturmayı her gün biraz daha güçleştirmektedir. Koşullardaki değişim, uluslararası ilişkilerin değişmez, doğal ve evrensel gerçeğidir. Ancak bilim ve teknikteki değişim hızının her gün biraz daha artması ve bunun aynı hızla uluslararası ilişkilere yansıması, bir düzen tutturulmasını güçleştirmektedir. Bu güçlüğün arkasındaki en temel etken de yine, gelinen noktada, bilim ve teknikteki gelişmenin denetim altına alınamaması, tekel (!) oluşturulamaması, yani bilim ve teknikte tek merkezli olarak önden gidilememesidir. Bunun da nedeni, bilim ve teknikteki gelişmenin, sınırlı kaynaklarla yönetim olgusuna çözüm getiren işlevinin giderek daha çok anlaşılması, bu işlevinin öne çıkması, bu işlevinin uygulamada ciddi fırsatlara kapı aralaması ve ciddi avantajlar sunmasıdır.

Bu genel mülahazaya ilave olarak, uygulamadan hareketle, uluslararası politikanın son 20 yılına bakıldığında görülen bir başka husus daha vardır. Bu da, münhasıran ABD ile bağlantılıdır. Sovyetler Birliğinin dağıldığı ve Doğu Blokunun çöktüğü 1991 yılı, ABD’nin uluslararası politikaya yansıyan gücünün zirve yaptığı bir yıldır. Çok bilinen, iyi bir söz vardır; zirveyi yakalamak değil, zirvede kalmak önemlidir. 1991’i izleyen yıllar, bu sözün, ABD için de geçerli olduğunu ortaya koymuştur. ABD, bir taraftan uluslararası politikada tek belirleyici olduğu algısının etkisinde fazla sorumluluk duymadan ve uluslararası hukuku fazla dikkate almadan adımlar atmış, diğer taraftan da Sovyetler Birliği ortadan kalktığı için uluslararası politikada bütün gözlerin kendisine dikildiği küresel bir beklentiye muhatap olmuştur. Bunlardan birincisi, küresel ölçekte ABD’ye yönelik bir tepkiye yol açmış, ABD karşıtlığını bütün dünyada yükseltmiş ve bunların doğal bir sonucu olarak da ABD’nin attığı adımların ABD için ekonomik, politik ve güvenlik maliyetleri artmıştır. İkincisi ise, ABD’yi, ülkelerden gelen ve maddeten karşılayamayacağı, ciddi ekonomik, politik ve güvenlik beklentileri ile karşı karşıya bırakmış ve bunları karşılayamamasının, ABD için, ayrıca politik, ekonomik ve güvenlik maliyeti olmuştur. 1991’i hemen izleyen yıllardaki bu tablo, uluslararası politikada bir "öteki”nin olmasının ne işe yaradığının anlaşılmasına hizmet etmiş olacak ki, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de meydana gelen terörist saldırılar sonrasında "küresel terörizmle savaş”, ABD tarafından yeni "öteki” olarak takdim edilmiştir. ABD’nin yaşadığı terörist saldırılar ve uluslararası terörizme karşı ilan edilen "savaş”, başlangıçta ABD lehine bir uluslararası kamuoyu doğurmuş, ABD’nin destekçilerini artırmış, aldığı destek ve kendisine sunulan imkanlar/kolaylıklar ABD’nin her bakımında yükünü azaltmıştır.

Ancak 2001’i izleyen yıllar da, bir taraftan ABD’nin "küresel terörizm ile savaş” olgusunu kendisi için istismar ettiği, diğer taraftan da Çin’in ciddi bir ekonomik yükseliş göstererek ABD’nin karşısında yeni bir "kutup” veya "öteki” olarak algılanmaya başladığı yıllar olmuştur. Af-Pak bölgesindeki tablo, bugüne yaklaşıldıkça, ABD’nin aleyhine olarak değişmeye başlamış ve bölgedeki ABD karşıtlığı daha önce bölgede karşı karşıya gelen Şii ve Sünni Müslümanları aynı paydada birleştirebilecek derecede yükselmiştir. Af-Pak bölgesindeki bu tablonun, hem Çin’in uluslararası politikadaki yükselişi ile eş zamanlı olması, hem de Pakistan’ın ve bölge Müslümanlarının Pekin’in nüfuz alanına girmeye başlamasında olduğu gibi Çin’in işine gelmesi, ABD’yi "öteki” değişimine itmiştir. Obama ile birlikte, ABD için yeni "öteki”, artık Çin’dir. ABD, bu yeni "öteki” bağlamında, Asya’daki varlığını artırmaya ve Çin’i çevrelemeye yönelmiştir. Batıdaki askeri varlığını doğuya doğru kaydırmaya ve bölgede yeni askeri imkanlar ve kolaylıklar elde etmeye yönelmiş, Avustralya’yı Asya ile daha çok ilişkilendirmiş, kendisinin ve ortaklarının Hindistan’a olan ilgisi ve desteği artmış, Myanmar-ABD/Batı ilişkileri yeni ve olumlu bir süreç içine girmeye başlamış, Güney Çin Denizi anlaşmazlığında ASEAN ülkelerinin ve Doğu Çin Denizi anlaşmazlığında da Japonya’nın yanında bir yaklaşım sergilemeye başlamış, Güney Kore’nin Kuzey Kore’den ve Japonya’nın da Çin’den algıladığı güncel tehditler karşısında Asya’nın doğusundaki askeri varlığını bu iki ülke üzerinden öne çıkarmıştır.

2010-2012 yılı itibarıyla gelinen noktada, ABD’nin Obama ile kendisini toparladığı ve bu toparlamanın, bazı Çinli şirketlerin "örtülü” istihbarat faaliyetlerine aracılık ettiği iddiasıyla Kongre’de soruşturma konusu yapılmasına varabilecek bir derecede olduğunu, yani ABD’nin Çin’i açıkça karşısına almaktan çekinmediğini söylemek mümkündür. ABD, Irak’tan sonra, 2014 yılı sonuna kadar Afganistan’dan da çekileceğini açıklamıştır. Ancak bugün itibarıyla, Beyaz Saray’da ikinci dönemine başlayan Obama’da ve ABD’de bir içe kapanıklık, bir sessizlik algılaması edinilmektedir. Çin’de ise, 2012 Kasım’dan Mayıs 2013 tarihine kadar süren bir lider değişim süreci yaşanmış, Xi Jinping Çin’in yeni lideri olmuş ve Çin Başbakanı değişmiştir. Rusya ise, bir taraftan Putin ile Batıya açılma sürecini sürdürmüş ve ABD ile enerji alanında tarihi önemi olan bir anlaşma imzalamış, diğer taraftan da insan hakları ve Suriye gibi konularda ABD ile karşı karşıya gelmiş, Suriye konusunda Çin ile beraber hareket etmiştir.

II. Pek konuşulmasa ve değinilmese de, bu süreç içerisinde, bugün kendisini belli eden, doğuda Kuzey Kore’den başlayıp Çin, Afganistan (Pakistan), İran, Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaşan, jeopolitik ve stratejik açıdan son derece önemli bir hat belirmiştir.

Bu hat, bir taraftan enerji merkezlerini ve enerji ulaşım yollarını, diğer taraftan da önemli geçiş yollarını (boğazları) kontrol eden bir hattır. Üstelik hem doğu-batı, hem kuzey-güney bağlamında, politik, ekonomik ve güvenlik açılarından oldukça anlamlıdır. Bu hattın bir diğer özelliği de, nükleer güç sahibi olduğu bilinen ve/veya tahmin edilen ülkeleri içermesidir. Kuzey Kore’nin, Çin’in, Pakistan’ın ve İran’ın nükleer güç sahibi olduğu bilinmektedir. Afganistan’daki küçük grupların, bölgedeki kaos ortamından yararlanarak küçük/mobil nükleer güç sahibi olduğu varsayılmaktadır. Saddam döneminde, 1981’de Osirag nükleer santralinin İsrail tarafından tahrip edilmesi ve ABD işgali öncesinde yayınlanan raporlar ile bugün Irak üzerindeki Tahran nüfuzu dikkate alındığında, Irak’ın da nükleer potansiyele sahip olduğu düşünülmektedir. Aynı şekilde, bundan kısa bir süre önce, kuzeyde Türkiye sınırına yakın bir bölgede yer aldığı ileri sürülen nükleer tesislerinin yine İsrail tarafından tahrip edildiği hususu günlük gazetelere haber olarak yansıdığı için, Suriye’nin de -zayıf bir ihtimal olsa bile- nükleer potansiyele sahip olduğu düşünülmektedir. Bütün bunlar, söz konusu hattın, en doğudan en batıya kadar "nükleer” bir hat olduğuna işaret eder.
ABD’yi Asya’ya çeken etken olan Çin ile, bugün uluslararası politikayı meşgul eden sorunların kaynağı olarak gözüken ülkelerin, söz konusu stratejik hatta dahil ülkeler olması dikkat çekicidir. Asya’nın doğusunda ABD’yi ve ABD’nin bölgesel müttefiklerini meşgul eden ülkeler, Çin ve Kuzey Kore’dir. Af-Pak bölgesi, olayları ile, her gün Dünyanın gündemindedir ve bu bölgedeki Çin etkisi giderek artmaktadır. Yasa dışı bir şekilde nükleer silah edinme noktasına geldiği için bütün dünyada endişeye yol açan İran, eğer söz konusu hat bir zincire benzetilirse, bu zincirin güçlü halkalarından biridir. Irak’taki mevcut yönetimin arkasında ABD’nin desteği olsa da, Tahran nüfuzunun tarihinin en yüksek düzeyinde olduğu Irak’ta, hem olaylar durmak bilmemekte, hem de ülke ciddi şekilde istikrarsızlığa açık bir görüntü vermektedir, asıl önemlisi Irak’ın parçalanması açıkça konuşulmaya başlanmıştır. Keza ülkesinde yaşanan çatışma ortamı ile bölgede endişeye yol açan ve çatışmanın bölgeye yayılma ihtimalinin bütün Dünyayı tedirgin ettiği, ülkesinin parçalanmasının konuşulduğu Suriye, Şam-Tahran dayanışması ile bütün Dünya için bir sorun olmaya devam etmektedir. Ve İran’ın etkisine açık Hizbullah’ın siyasal kontrolündeki komşu Lübnan’ın da Suriye krizine dahil olma ihtimali giderek güçlenmektedir. Beşar Esad’ın son mülakatından, çatışmaların Ürdün’e de sıçrayabileceği anlaşılmaktadır ki, Lübnan ve Ürdün ile ilgili bu ihtimaller Suriye krizinin İsrail’i de içine çekeceği çıkarsamasına yol açmaktadır.

Kuzey Kore’den başlayıp, temelde Çin ve İran üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaşan hattın genel görünümü, son birkaç haftaya kadar bu şekildeydi.
III. Bu noktada, uluslararası politikanın son yirmi yılı içinde, "sert” güç kullanımının gerilediğini, "yumuşak” güç kullanımının öne çıktığını, "yaratıcı/yapıcı” kriz ve gerginliklerden sıkça söz edilmeye başlandığı, örtülü/dolaylı yaklaşımların uluslararası ilişkilerde amaca ulaşmak için daha çok tercih edilir bir yaklaşım haline geldiğini söylemek mümkündür. Bilim ve teknikteki gelişmenin, özellikle dolaylı/örtülü yaklaşımların kullanımını teşvik ve tahrik ettiği ileri sürülebilir.

Son yirmi yıl içinde, ülkeler, uluslararası ilişkilerinde amaç ve hedeflerine ulaşmak için, uluslararası kamuoyunun tepkisini fazla çekmediği, her açıdan maliyeti daha düşük olduğu ve üstelik uluslararası kamuoyundan destek alınmasına imkan verdiği için, yumuşak güç kullanmaya yönelmişler, örtülü ve/veya dolayı mücadeleyi (savaşı) tercih etmişlerdir. Bu sürecin, hem bilim ve teknikteki gelişmeden beslendiği, hem de bilim ve teknikteki gelişmeyi tetiklediği, çok açıktır. Bilim ve teknikteki gelişmeler bağlamında ortada olan bir diğer husus da, uzayın kullanımına yönelik araştırmalara olan ilgideki artıştır. Çin’in, yörüngedeki işe yaramayan kendisine ait bir uyduyu vurabilmesi ve rekabet içinde olmalarına rağmen ABD ile olan görüşmelerinde uzayı konuşmaları, son derece önemli güncel gelişmelerdir.

IV. Yukarıda değinilen hususlar, Dünyanın yeni bir düzene kavuşması yolunda, kabaca son 20 yıl içinde nereden nereye gelindiğine işaret ediyor. Ancak son birkaç hafta içinde cereyan eden ve "ilginç” bulunan gelişmeler, içerdikleri belirsizliklerin de etkisinde, gelinen noktanın tanımlanmasında ve görünür geleceğe ilişkin tahminler konusunda güçlüğe yol açmış gözükmektedir.

Son bir-iki hafta içindeki, ilginç ve önemli bulunan, gelişmeleri üç grupta mütalaa etmek mümkündür.
Birinci grupta, depremler var. Son 10-12 gün içinde Asya’da sekiz deprem medyana gelmiştir. Bunların üçü Japonya’da; Japonya’nın güneydoğusunda, güneyinde ve kuzeyindedir. İkisi İran’da; biri Basra Körfezi kıyısında, Almanların başlayıp Rusların bitirdiği nükleer reaktörün bulunduğu Buşehr’de, diğeri de Pakistan sınırına yakın bir yerde ki, buraya da İran’ın Natnz nükleer reaktörü ve Pakistan’ın Gawdar limanı (İran petrol ve doğal gazını Çin’e taşıyacak demiryolu projesinin başlangıç noktası) yakındır. Bir tanesi, Rusya’nın en doğudaki şehri Vladivostok’un güneyinde, Kuzey Kore ve Çin sınırına yakın bir yerdedir. Bir tanesi, Çin ana karasının tam karşısında yer alan Filipinler’in güneyindeki küçük bir adada meydana gelmiştir. Sekizinci ve en yeni olanı ise, bir gün önce (19 Nisan 2013 günü) Çin’in güneybatıdaki Sichuan eyaletinde meydana gelen, 70’den fazla kişinin hayatını kaybettiği, 600’ün üzerinde yaralının olduğu, Myanmar’a ve Tibet’e yakın bir bölgede cereyan eden depremdir. Yani depremler, Japonya’da (3), İran’da (2), Çin’de (1) Rusya’da (1) ve Filipinler’de (1) meydana gelmiştir. Bilim ve teknikteki gelişmenin geldiği noktada yapay depremler üretilmesinin mümkün olduğu kabul edildiği için, uluslararası politikanın giderek daha çok Asya ile ilgili olmaya başladığı mevcut süreç içerisinde, hem depremlerin yapay olabileceği, hem de Asya’da biri birleri ile mücadele içinde olan aktörlerin güç gösterilerinin (sahip oldukları imkan ve yeteneklerini dışa vurmalarının) bir işareti olabileceği akla gelmektedir.

İkinci grupta, Çin’de, son bir ay içinde kendisini gösteren kuş gribi vakaları, toplu domuz ve köpek ölümleri vardır. Çin’deki kuş gribi vakaları uluslararası medyaya yansımaktadır ve bu haberlerden bugüne kadar 17 kişinin hayatını kaybettiği bilinmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün, Çin’deki incelemeleri sonucu yaptığı açıklamada, ölenlerin kümes hayvanları ile teması olmayan kimseler olduğunun belirtilmesi, dikkati çekmektedir. Uluslararası medyada fazla yer almaması soru işaretlerine yol açan domuz ve köpek ölümleri ise, daha endişe vericidir. Bir ay öncesi için Şanghay Nehri kıyılarında 16 bin domuz ölüsünden, birkaç gün öncesi için de Çin’in iç bölgelerinde 410 domuz ölüsünden ve 122 köpek ölüsünden söz eden haberler ile karşılaşılmıştır. Bu olayların medyada yer almasının, başta turizm olmak üzere Çin ekonomisini olumsuz yönde etkileyeceği şüphesizdir. Nitekim sadece kuş gribinin ve bununla ilgili olarak medyada yer alan haberlerin Çin’e olan maliyetinin 1.6 milyar usd seviyesinde olduğu ileri sürülmüştür.
Üçüncü grupta ise, ABD meydana gelen son iki patlama vardır. Biri Boston’da cereyan eden iki patlama ve diğeri bu patlamadan iki gün sonra Teksas’ta cereyan eden bir gübre fabrikasındaki patlama, soru işaretlerine yol açmıştır. Birinci patlamanın bir mesaj olabileceği, düşünülmektedir. İkinci patlamanın ise, patlamanın meydana geldiği fabrikanın bir gübre fabrikası olması ve gübrenin patlayıcı yapımında kullanılabilen bir madde olması nedeniyle, ya terörist amaçlarla kullanılabileceği istihbaratına bağlı bir patlama ya da ABD’nin örtülü kimyasal/biyolojik silah üretim faaliyetlerine darbe vurmaya yönelik bir patlama olabileceği akla gelmektedir.

Yukarıda üç grupta mütalaa edilen son gelişmeler, uluslararası politikadaki yumuşak güç kullanımına, örtülü ve dolaylı yaklaşımlara, asimetrik mücadeleye işaret etmektedir. Eğer uluslararası ilişkilerde güç, bir aktöre normal koşullarda yapmak istemeyeceği bir şeyi yaptırmak veya bir şeyden vazgeçirmek anlamına geliyorsa, herhalde depremlerin, şüpheli kuş gribi ile domuz ve köpek ölümleri vakalarının ve terörist saldırıların bu amaca hizmet etmeyeceği söylenemez. Yine bu noktada, doğuracağı çok ciddi sonuçlar ve kaçınılamaz olarak yol açacağı bağlı tepkiler nedeniyle, genelde örtülü ve dolaylı yaklaşımların açığa vurulamadığını da dikkate almak gerekir.
V. Yukarıda dördüncü maddede üç grup halinde değinilen güncel gelişmelerin, yumuşak güç kullanımı olduğuna, örtülü ve dolaylı yaklaşım olduğuna veya asimetrik bir mücadele olduğuna dair açık ve net işaretler yoktur. Bu gelişmelere sadece anlam yüklemesi yapılabilir/yapılmıştır. O itibarla, bu gelişmelerden yola çıkarak uluslar arası politikanın bugününe ve görünür geleceğine ışık tutmak güçtür. Ancak bu güçlüğe rağmen, bu gelişmelerin neden olduğu sezgileri de dikkate alarak uluslararası politikaya ilişkin bazı saptamalar yapmak mümkündür. Bu bağlamda,

a. ABD’nin Asya’ya yönelişinin ve Çin’i çevreleme politikasının kritik bir noktaya gelmiş olduğu; Beyaz Saray’da ikinci dönemine başlayan Obama’da ve ABD’de görülen sessizlikten ve içine kapanmadan, gelinen kritik noktanın ABD’nin aleyhine olduğunun çıkarıldığı,

b. Çin’in askeri güç dışındaki imkan ve yeteneklerini dışa vurduğu, bu dışa vuruşun ABD için beklenmedik bir dışa vuruş olduğu ve Çin merkezli, içinde İran’ın ve Kuzey Kore’nin yer aldığı yukarıda değinilen hattın, bundan böyle daha açık ve güçlü bir duruş içine gireceği,

c. Ancak Soğuk Savaş yıllarında Moskova ile olduğu gibi, Washington’un, bugün ve önümüzdeki dönem itibarıyla, Çin ile, hem rekabet etmeyi, hem de örtülü işbirliğinde bulunmayı, öngören bir yaklaşım içinde olabileceği ve mevcut konjonktürde bunun işaretlerinin bulunduğu,

d. Bu tabloda Rusya’nın yaklaşımının dengelerin seyri üzerinde belirleyici olacağı ve bunun Washington ve Pekin nezdinde Moskova’nın çekiciliğini artıracağı,

e. Zayıf bir ihtimal olmakla beraber, Rusya’nın AB (Almanya) ile birlikte veya AB’nin (Almanya’nın) Rusya ile birlikte, uluslararası politikaya ilişkin denklemi zorlamak isteyebileceği,

f. Avrupa ülkelerinin, azalan nüfusun ve Avrupa dışına çıkarılan fabrikaların (yatırımların) etkisinde enerjide dışarıya fazla bağımlı olmayacağı, en azından enerji ihtiyacı fazla artmayacağı; ABD’nin, enerji ihtiyacı artmak bir yana, enerji satıcısı ülke konumuna erişebileceği; Rusya’nın enerji piyasasındaki konumunun gevşeyeceği bir tabloda, önümüzdeki dönemde, enerji sorununun münhasıran Çin, Hindistan ve Pakistan ile ilgili olarak Dünya kamuoyunun gündemine geleceği,

g. Kuzey Afrika’dan başlayıp Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan, Müslüman nüfusun öne çıktığı coğrafyanın, içerdiği enerji kaynakları ve kontrol ettiği önemli geçiş noktaları (jeopolitiği) nedeniyle, Çin ile ABD arasındaki mücadelenin konusu olabileceği ve iki tarafın da İslam Dünyası nezdindeki nüfuzlarını artırmak için mücadele edecekleri; ancak bu mücadelede, Çin’in daha avantajlı olabileceği, değerlendirilmektedir.

Yazarımız Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, Ufuk Üniversitesi İİBF öğretim üyesi ve Asya Çalışmaları Merkezinin Başkanıdır


Category: Türkiye | Views: 1491 | Added by: Adnan | Rating: 5.0/1
Total comments: 0
Name *:
Email *:
Code *:
Calendar
«  April 2013  »
SuMoTuWeThFrSa
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930
Search
Log In
Login:
Password:
Entries archive
Site friends
Copyright theworld-11-11-11.com 2018© All rights reserved
Free web hostinguCoz